Açık Sularda, fakat “Memleket” Teknesinde
Bir Sanatçımız: Fatih Mika
Röportaj: Dr. Deniz Kara
İstanbul’un Küçükçekmece’sinin kırlarında, çimenlerinde, evlerinin önündek boş arsalarda uçurttuğu renkli uçurtmalarının, oynadığı çelik-çomak, saklambaç oyunlarının, imrenerek seyrettiği göğün kuşlarının, denizin yengeçlerinin, sümüklü böceklerle yakaladıkları kaya balıklarının ve... Kırmızı gagalarında kıvrılmış yılanlarla üzerlerinden geçen leyleklerin ömür boyu beyninden ve gönlünden silinmeyen izlerini Fatih Mika, sanatsal yeteneğinin imbiğinden süzülmüş gravürleriyle şimdi İtalya’da, 600 yıllık Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nin bugünkü öğrencilerine aktarıyor,
“Okula kitap ve defterlerle giden çocuklardan farklıydım” diyor Fatih Mika. “Orta okulda iken cebimde saka kuşuyla derse gittiğim çok olmuştur. Bu farklılık daha sonraları bana dünyayı başkalarının gözleriyle değil de kendi gözlerimle görmeme çok yardım etti.”
Sonra da ekliyor:
“Belki de bu nedenden dolayı kabıma sığamayıp İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’ndeki eğitimimi yarım bıraktım, önce o günkü Yugoslavya’ya, daha sonra İtalya’ya gitttim.”
Gravürün tarihsel derinliğinin mağara dönemine değin uzadığını anımsatan Fatih Mika, ilerideki yıllarda Mısır’dan Çin’e, oradan Avrupa’ya yayılan “zanaat yönü ağır basan” bu sanat dalının, kesinlikle usta-çırak öğretiminin uygulandığı atölyelerde geliştirilip, yeni sanatçılar yetiştirildiğini söylüyor.
“Günümüzde mürekkep tutan her yüzey eğer estetik değerler üretebiliyorsa gravür kalıbına dönüştürülüyor” diyor Fatih Mika. “İlk gravürlerim, muşamba-baskı tekniği ile yaptığım gravürlerdi. Bunları basıp karşıma koyunca çok heyacanlandığımı hatırlıyorum. Beni heyacanlandıran bu gizemin ne olduğunu daha sonraları anlayacaktım. Bu gizem, teknikte ve kalıbın mürekkeplenme şeklinde saklı idi. Bu büyük sanatçılarla aranızda bir göbekbağı oluşturuyordu. Picasso, Chagall, Munch gibi büyük sanatçılar da gravürlerini aynı şekilde mürekkeplendirmişlerdi. Onların kazıdıklarını kazıyamıyorsanız da, onların kullandığı saflıkta bir siyahınız ve bir beyazınız vardı. Bu çok çekici (kışkırtıcı) birşeydi. Daha sonraları derin baskı tekniklerine geçtim. Akademideki eğitimim sırasında öğrenci olduğumu hiç unutmamışımdır.”
15’inci yüzyılda kurulan ve Avrupa’nın en önemli sanat akademisinde “Gravür Teknikleri” dersi veren Fatih Mika, böylesi önemli bir göreve getirilmesini çok çalışmasına, çok deney yapmasına borçlu olduğunu söylüyor.
“Gravürün, dünya’nın, özellikle Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan insanlarına, diğer bütün görsel sanatlardan daha fazla, ortak bir imgeler mirası bıraktığını ve böyle bir mirasımız olmadığını bildiğimden, öğrencilik yıllarımda sanat yapmak yerine daha çok deney yapmaya, daha fazla öğrenmeye çalışmışımdır. Daha sonraki yıllarda bu seçimimde yanılmadığımı anladım. 15. Yüzyılda kurulmuş olan Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde bana “Gravür Teknikleri” dersleri verme olanağı sağlayan, işte bu sürekli çalışmam ve tecrübemdir.”
Yapıtlarında genellikle balıklar, kuşlar, deniz ve İstanbul temalarını kullanmasının nedenini ise şöyle açıklıyor Fatih Mika:
“Aslında bugünkü gibi ‘kullan-at’ türünde oyuncakları olmayan bir kuşağa aidim. Oyuncaklarımızın çoğunu biz kendi ellerimizle yapardık; en büyük ve en güzel oyuncağımız doğaydı. Kuşların, balıkların göç yolu üzerinde, göl ile denizin arasındaki sulak bir semtte yaşamak kuşların ve balıkların gizemli yaşamına olan ilgimi arttırmıştır. Doğanın etkisi gravürlerimde kolayca görülür. Çocukluğum ve gençliğim İstanbul'da Küçükçekmece'de geçti. Doğal zenginliklerin ve güzelliklerin bulunduğu bir yerdi o zaman Küçükçekmece. Lise yıllarında yaz aylarında balıkçılık yaparak harçlığımı kazanırdım. Bütün gece tekir ağları ile voli vurur, tuttuğumuz tekirlerin sol taraflarındaki pullarını kazıyarak kırmızılaşmalarını sağlar, sonra yoğurt tepsilerine dizer satardık. “Tekirle Hesaplaşmalar” adlı gravürlerimde bu deneylerimden yararlandım.
Küçükçekmece Köprüsünün önüne her ilkbahar-yaz ayları dalyan kurulurdu. Yumurta bırakmak için denize çıkmaya çalışan kefaller dalyanın kurulduğu yerden geçerken ağ yukarıya kaldırılır. Ağın içinde kalan kefaller köpükler içinde sağa sola sıçrarlardı. Dalyan-I adlı gravürüm o anılarımın ve doğa ile olan ilişkimin gravür dili ile kağıt üzerine yansımasıdır. Daha önce soylediğim gibi gravürde nasıl büyük sanatçılarla paylastığınız ortak bir siyah ve bir beyazınız varsa, doğanın da herkese sunduğu ortak bir zenginlik ve güzellik var.“
Yaşamını otuz yıldan buyana İtalya’da sürdüren sanatçı, gözündeki ve gönlündeki İstanbul’u şöyle anlatıyor:
Yaşamımda, bir de İstanbul var. Hem kendimi ait hissetiğim şehir olarak İstanbul, hem de üzerinden kuşların, içinden balıkların geçtiği doğa harikası İstanbul.”
Sonra da mısralarla dile getiriyor İstanbul özlemini:
“boğaziçinde sekiz suyun akıntısı olduğu yalan
bütün bunlar bu şehre dönmek için bahane
ben de vazgeçemiyorum senden ve şehrinden
gidip gidip dönüşüm bundan
bunu
sen
elbette bilmiyorsun
kaldır başını bak gökyüzüne
göreceksin
leylekler dönmekte şehrinin üzerinde
sıcak şehirlere gitmekten
vazgeçme duygusu
tadına varmak için
nasıl
yaşamak gerekiyorsa bu şehirde
hep kalabilmek için
ölmek gerekiyor”
Bir de kesinlikle gerçekleştirmek istediği bir düşü var Fatih Mika’nın:
“Otuz yıldan daha fazla bir zaman dilimini ülkemden uzakta yaşadım. Sanatsal olarak Saray Bosna’da Slav geleneğini ve İtalya’da batı geleneğini tanıma olanaklarım oldu. Bu otuz yılda hep sanatla, hep gravürle haşır neşir oldum. Altmıştan fazla kişisel sergi ve yüzlerce uluslararası karma sergiye, bienallere ve trienallere katıldım. Önümüzdeki yıl yine gücüm yettiğince gravür üretmeye, ürettiklerimi sergilemeye devam edeceğim. Fakat aslında esas gönlümde yatan dileğim, İtalya’da olduğu gibi ülkemdeki genç kuşaklara da gravürle ilgili bilgi ve tecrübelerimi aktarmak.”
Açık açık söylemiyor ama, onun bu isteğinin ve düşünün kaynağında da “vatan hasreti” var. İşte belgesi:
“cam kırıklarıyla kazısam da küpeştelerimi
anılar silinmiyor
yeni sulara açılsam da
tekne değişmiyor”
*Bütün Dünya Dergisi, Başkent Üniversitesi Kültür Yayınıdır